Medeniyet Dininin Ümmetleri

2016-05-03 20:13:00

 KUR’AN EKSENİNDE

ELEŞTİREL YAZILAR (16)

 

HASAN BASRİ OKAN

 

                   Helak olan toplumların, işledikleri suçlarının temel nedenini, Rabbim ne güzel açıklıyor:  Yine Yüce Rabbimize kulak verelim, bakınız, O ne buyuruyor:

                      “ İşte ÂD (kavmi)1- Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler. 2- O’nun peygamberine asi geldiler. 3- inatçı her(görüntüdeki, yalancı ve zalim) zorbanın emrine uydular.” “(Ad kavmi), Onlar (dünya ve ahirette) Allah’ın rahmetinden uzak kılındı.” Hud süresi: 59 60

                       “ Rabbinin ve onun emirlerinden uzaklaşıp azmış nice memleketler vardır ki, biz onları (O yerlerin ahalisini) çetin bir hesaba çekmiş ve onları görülmemiş bir azaba çarptırmışızdır.”

Böylece onlar da yaptıklarının karşılığını tatmışlar işlerinin sonu tam bir hüsran olmuşlardır. Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. Ey inanan akıl sahipleri! Allahtan korkun. Allah size gerçekten bir uyarıcı (kitap; Kur’an) indirmiştir.” Talak Su: 8,9,10.

                       “ Nitekim birçok memleket vardı ki, O memleket (halkı) (birbirlerine ve canlılara) zulmetmekte iken biz onları helak ettik. Şimdi o ülkelerde Duvarlar( çökmüş) duvarların üzerlerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hale gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) ulu saraylar vardır.” Hac Su: 45

                        “ Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına( iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke helak olmayı hak eder. Biz de orayı darmadağın ederiz. NUH tan sonraki nesillerden nicelerini helak ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeterlidir.” Isra Su: 16,17

                         Günümüzün zalim ve kâfirleri, münafık ve mürtetleri, Müslümanları bin bir yalanla aldatıp açık düşmanın bile yapmaya cesaret edemeyeceği dalalet yollarını, hazırladılar. Haram kazanç ve tüketim yaşamını kolaylaştırdılar. Zina dahil her türlü Allah’ın yasak kıldığı yasakları modern ite diyerek kanuni güvence altına alınmak suretiyle,  müminlerin ayağının altındaki hidayet zeminini kaydıran, İslam dünyasına ve onun her türlü kadrosuna meydan okuyan Şu ayetleri ibretle okuyalım:”

                        “ Ant olsun biz Kur’an-ı öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu? Şüphesiz firavunun kavmine de uyarıcılar gelmişti. Lakin onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları, güç ve kuvvetimize layık şekilde yakaladık. (Ey o günkü Mekke müşrikleri, günümüz kâfirleri. Zalimleri, münafık ve mürtetleri; müminlerin hidayet zeminini kaydıran güçlerin sahipleri! Dinleyin!)

                       “ Şimdi kâfirleriniz (kâfirlikleriniz, zulümleriniz) onlardan daha mı iyidirler (Geçmiş kâfir ve zalimlerden daha mı iyisiniz) Yoksa kitaplarda sizin için (korunacağınıza dair) bir berat mı var? Yoksa biz ( Allaha karşı güç ve kuvvetimizle) intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz mu diyorlar? Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içerisindedirler.” Kame Su:40,41,42,43,44.

                        Aziz Okuyucum! Hud suresinin 39. Ayetinde gördük ki Toplumsal helakin 3 ana sebebi vardır.1 Allah’ın ayetlerini inkâr etmek. Onları yaşamın dışına atmak. Onları askıya almak. 2

Peygamberlerinin emir ve buyruklarına asi gelmek; onların işi gelenleri yani Küfür düzeni ile uyuma mani olmayacak olanları alıp, diğerlerini, hayatın dışına atıp, unutmaya mahkûm etmek. 3- İnatçı zalim ve alçak zorbanın buyruğu altına, aşağılık dünya menfaati için girmek.

                        Kur’an bunların dışında, surelere serpiştirdiği ve toplumların helak sebepleri olarak bildirdiği en büyük suçun, Peygamberleri yalanlama olduğunu bildirir. Peygamberler yalanlanırsa, onların getirdiği vahyi inkâr etmek, yaşam dışına atmak ve askıya almak kolaylaşır; böylece de zulüm ve zorbalık benimsenen bir yaşam tarzı olarak, toplumların hücrelerine kadar sirayet eder. Günümüzde olduğu gibi

                       Altının sahtesini ve hakikisini ortaya çıkaran mihenk taşı misali, günümüzü yukarıdaki ve emsali ayetlerle irdeleyiniz. Günümüzün İslam dünyası da dâhil olmak üzere, toplumların hangi dini yaşadıklarını, Allaha toplu isyanın nasıl korkunç gerçekleştirildiğini göreceksiniz.

                       Ne yazık ki İslam dünyası, siyasilerinin sınırsız gayretleri, entelektüellerin büyük uğraşıları, dini ve ilim önderlerin coşkulu gayretleri sayesinde, kendilerine büyük bir güven sağlanarak, halkının büyük coşkuları oluşturulabiliyor. Yetkililer, Toplumu, yeni imajıyla dünya efkârı umum iyesine, beğeniye sundu. Bu sunum, mukaddes bir dava hız ve heyecanıyla, yıllarca desteklendi ve bu desteklenme bütün hızıyla devam ediyor.

                     Artık hayata müdahale eden Allahlın gönderdiği vahiy dini, İslam dünyasının başındaki siyasi dehaların,(!) onlara yön veren fikir ve din adamlarının (ilmi !) fetvaları, entelektüellerin nurlu(!) yönlendirmeleri sebebiyle askıya alınmış bulunuyor.

                     Böylece ufak tefek ayrıntılarla, ayni toplumsal yaşam ve düşüncesinin küresel omurgası, güçlü şekilde oluşturuldu. Ne İsa’nın, ne Musa’nın, ne de Muhammedin ümmeti olma yerine, müşterek değerlere inanıp yaşayan, paylaşabilen ve bu konudaki kararlılıklarını, ciddi karar ve şartlara bağlayan;      

                     Bu Medeniyet ümmeti, evrensel güç odaklarının korumasına sığınır. Küresel finans merkezlerine, her türlü köleliğin gereklerini büyük bir teslimiyetle yerine getireceklerine dair, en ağır şartları kabulden çekinmezler. Bunları yaparken de, sınırsız bir şeref ve onur duygusu ile kulluklarını, hem de çok büyük(!) liderlerinin delaletiyle arz etmekten zerrece utanç duymazlar,  İşte geliştirdiği bu meziyetleriyle öğünebilen toplumlar, bu medeniyet dinin Medeni ümmetini oluşturur. 

                     Medeniyet ümmetini oluşturan dinlerin mensupları, ibadetlerini yaparken, kendi kültürel zenginliklerini ve dini malzemelerini kullanarak yaşayabileceklerdir. Müslüman inandığını sandığı kur ’anı camide ve evinde okuyacak. Fakat ne dediği, onu en terese etmeyecek. Çünkü anlamıyor. Anlasa da, bir şey ifade etmeyecek. Zira tanrılaştırılan teknolojinin ürünü olan medeniyet dininin hayata hâkim acımasız kuralları, tavizsiz yürürlüktedir.

                      İmani ciddi bir sorunla karşılaşmak üzere olduğunu tahmin ettiğiniz ciddi dindar görünümlü bir dostunuza dini kaynaklara dayanarak ilim ve mantık ölçüleri içerisinde yapacağınız bir uyarıya karşı alacağınız cevap genellikle düşündürücüdür: “ ama hocam falan filanlar, iyi bir dindar oldukları halde onlar da yapıyorlar. Yapmayan yok ki. Fetva veren bir sürü de hocalar var” daha neler diyerek, işlemekte olduğu manevi felakete şahit olma durumunda kalırsınız.

                     Kilisede ayine katılıp haç çıkaran Hristiyan da ayni şekilde, anladığı dilden de olsa okuduğu incili okur. Neşidelerini, kilisenin orgunu, papazın dua ve Nasihatlarını dinlerken, kendisince içten bir huzur duyma izlenimini yaşayacaktır. Ancak, yapılan şeyin doğru mu, duyulan duygunun mahiyeti ile ilgili bir sorgulama yapmak ha. Asla!

                     Çünkü yaşamına ve inançlarına hâkim olan medeniyet dininin ona kabul etmeye zorladığı, yaşam ve itaat değerleri, ona kesinlikle böyle bir şans tanımayacaktır. Musevilik te aynıdır.

Havrada yapılan ayinleri kültürel değer olarak yapılırken, tahrif edilen Tevrat’ın içerisinde şu an bile yürürlükte olan o kadar yasaklar vardır ki, onları kendileri için kullanırlar. Ama insanlık için asla!

Çünkü dün olduğu gibi, bu gün de teknoloji ilahının ürünü medeniyet dininin fikir ve finans kaynağı çoğunlukla onlar kaynaklıdır.

                     İşin acı tarafı anlaması, yaşamıyla alakalı sıkıntıları tetikleyecek. Haramdan bahseden ilahi hükümler var. Haram yemekten son derece zevk duyan ve haram kazancın ve tüketimin çılgınlıkları, toplumda yaşanıyor. Bu yaşantı tarzları, Çıkardıkları kanunlar yoluyla, büyük övgü ve imrentilerle toplumun baş tacı yapılıyorsa.

                     Düşünün! Allahtan korkmadan, Müslüman toplumlarında yapılmakta olan bu tür çalışmalar, İnancı sağlam bir bilgi ve sorgulamaya dayanmayan, göstermelik bir din anlayışına sahip bu toplumu, açıktan inkâra götürmez mi? Ya da, gizli münafıklığa itmez mi?  Bu medeniyet ümmetinin en belirgin vasfı değil midir?     

                     Tanrılaştırılan teknolojinin, istek, emir ve buyruklarına asla muhalefet etmeden yaşanacak olan medeniyet dininin, bir takım gerekleri vardır; amentüsü vardır. Başka yazılarımızda bu amentüyü yani medeniyet dinini iman esaslarını etraflıca açıklayacağım inşallah.         

                                                                                     Allah’ın selam ve bereketi üzerinize olsun

                          Devamı gelecek yazıda(17)



Der islamische Kalender ist ein Mondkalender, der ebenfalls aus 12 Monaten besteht. Der Monatsanfang wird jeweils aufgrund der Sichtung des Neumondes bestimmt. Dies ist auch der Grund, weshalb die unten angegebenen Daten in Wirklichkeit um +/- 1 Tag abweichen können. Für weitere Informationen kunsultieren Sie bittewww.mondsichtung.de.

 

 

2016

 

1. Ramadan (Anfang des Fastenmonats)

6. Juni 2016

Fastenbrechenfest

5.-7. Juli 2016

Opferfest

12 - 15. Sept. 2016

Islamisches Neujahr (1438 n.H.)

2. Okt. 2016

Ashura-Fest

11. Okt. 2016

 

2017

 

1. Ramadan (Anfang des Fastenmonats)

27. Mai 2017

Fastenbrechenfest

25 - 27 Juni 2017

Opferfest

1 - 4 Sept. 2017

Islamisches Neujahr (1439n.H.)

21. Sept.2017

Ashura-Fest

30. Sept. 2017

 

2018

 

1. Ramadan (Anfang des Fastenmonats)

16. Mai 2018

Fastenbrechenfest

15 - 17 Juni 2018

Opferfest

21 - 24. Aug. 2018

Islamisches Neujahr (1440 n.H.)

11. Sept. 2018

Ashura-Fest

20. Sept. 2018

 

2019

 

1. Ramadan (Anfang des Fastenmonats)

6. Mai 2019

Fastenbrechenfest

5 - 7 Juni 2019

Opferfest

11 - 14 Aug. 2019

Islamisches Neujahr (1437 n.H.)

31. Aug. 2019

Ashura

9. Sept. 2019

 

 

Weitere Erläuterungen zu den islamischen Festen und Anlässen

  • Das Fastenbrechenfest und das Opferfest sind die eigentlichen Feste im Islam. Sie sind für alle islamischen Rechtschulen und Völker verbindlich und richten sich nach dem islamischen Mondkalender.
  • Die Festlegung der Daten dieser Feste und ihre Umrechnung auf den Gregorianischen Kalender wird bei manchen Rechtsschulen nicht nur von der astronomischen Rechnung, sondern auch von der eigentlichen Sichtung des Neumondes abhängig gemacht. Dies führt dazu, dass die genaue Festlegung besonders beim Ramadanfest manchmal erst am Vorabend des Festes möglich ist. Geographische Gegebenheiten könne auch dazu führen, dass die Festlegung des Festes in den verschiedenen Islamischen Ländern um einen Tag variiert.
  • Die anderen o.g. festlichen Anlässe haben keinen einheitlich verbindlichen Charakter im theologischen Sinne, werden jedoch von manchen islamischen Rechtschulen und Völkern als Feste betrachtet.
  • Die Fastenzeit beginnt im Monat Ramadan täglich bei der Morgendämmerung und endet beim Sonnenuntergang. Während dieser Zeit ist Essen, Trinken, Rauchen und Geschlechtsverkehr nicht erlaubt.
  • Die Fastenpflicht betrifft alle Muslime ab der Geschlechtsreife, diese wird für Mädchen durch die erste Monatsblutung und für Jungen durch den ersten Samenerguss festgelegt. Vor diesem Zeitpunkt ist das freiwillige Fasten erwünscht.
  • Alte, kranke und schwache Leute, sowie Reisende, Schwangere, Wöchnerinnen und menstruierende Frauen sind von der Fastenpflicht befreit.

 

Bayramınız mübarek olsun.

 

Değerli kardeşlerim elhamdulillah bir bayrama daha kavuşmak üzereyiz.

Nerdeyse tüm islam aleminde akan kan mübarek ayda bile artarak devam etti .

Müslümanlara mübarek ayda bile saldıran bu vahşi kafirleri rabbim kahru pirişan eder inşaallah.

Bizler birlik olmadığımız sürece ve islam ülkelerindeki batının bu kardeşlerimizin başına diktiği bu diktatörleri def etmediğimiz sürece göz yaşı ve kan durmayacak.

Bin e yakın şehit veren ve ülkeleri tarumar olan gazzeli kardeşlerimize Allahtan rahmet yaralılara şifa geride kalanlara da sabır dilerim.

 

Bu kahraman her türlü övgüye layık filistinli kardeşlerimizinde bayramını ayrıca teprik eder iki cihanda saadetler dilerim.

 

Bu katliama çok cılızda olsa yasak savma kabilinden kınama ve eleştiri olsa da

sayın başbakanımız RECEP TAYYİB ERDOĞAN dan başka kimse net tavır koyarak gerek işgalci ve katil devleti gereksede ona destek verenleri açık ve net bir biçimde eleştirmemiş, ve tüm dünyayı bu olaydan haberdar edip bir çözüm bulması için de dışişleri bakanımız sayın davutoğlunu görevlendirmiştir.Allahım yardımcıları olsun.

 

Değerli kardeşlerim tabiki bu olaylar yaşanırken ülkemizi de rahat bırakmıyor dış gücler, içimizdeki uzantıları ile bu gibi çıkışları durdurmak ve tekrar kendi eksenine oturtarak suya sabuna dokunmayan bir türkiye özlemekteler,dini bir cemaat olarak bilinen aslında birilerinin planlarını icra etmek için son zamanlarda her türlü gayri meşru işe soyunan bu paralelciler de bu ramazanda işi çığırından çıkararak ülkemizi ve güvenliğini dış mihraklara gammazlayarak sonunda gerçek yüzünü gösterdi.

Allah ıslah eylesin.

 

Değerli kardeşdeşlerim ramazan boyunca camimizde

Her gün iftar verildi,mukabele okundu,gazze için yardım topladık,ihtiyaçı olanlar için zekat ve fitre topladık yaşanan olaylar bizleri bir hayli üzsede hayat devam ediyor dolu dolu bir ramazan geçirdik .

 

Bu vesile ile tüm islam aleminin değerli cemaatımızın ve üyelerimizin mübarek bayramını teprik eder sağlık,sıhhät,huzur ve afiyetler dilerim.

 

BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN.

 

ALLAH YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN.

 

Vassalam

 

Yaşar Özdemir

                                                                                        M. Şevket Eygi / Milli Gazete

Tek bir Ümmet, Tek bir Râşid İmam

17 Şubat 2014 Pazartesi 08:29
.

MUHTEREM kardeşim… Her Müslümanın yeterli miktarda ilmihal bilgisini doğru ve sağlam şekilde öğrenmesi farzdır. Zat-ı âlinizin de…

Öğrenilmesi farz olan bu bilgiler içinde, ahkam-ı sultaniye denilen, Halife yahut İmam ile bilgi ve hükümler de vardır.

Bütün mü’minlerin tek bir ümmet oluşturmaları, bu Ümmetin başında İslam’ın, İmanın, Kur’an’ın, Sünnetin, Şeriatın ahkamını tenfiz eden ehliyetli bir İmamın bulunması şarttır, vaciptir.

Ümmet ve Hilafet olmazsa, Müslümanlar ipi kopmuş bir tesbihin taneleri gibi dağılır ve perişan olur.

Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) vefat edince, onun en yakın iki dostu Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, daha Resulullahın mübarek na’şı toprağa verilmeden; Ümmetin başına râşid, ehliyetli, âdil bir İmam seçilmesi için hemen Beni Saide Sakifesi’ne koşmuşlar ve oradaki Halife seçimine müdahil olmuşlardı. Onların bu acelesi, Resulullaha vefasızlıktan ve şahsî ihtiraslarından ileri gelmiyor, Ümmetin başına en kısa zamanda bütün Arapların otoritesini kabul edeceği ehil bir İmam seçilmesi niyetinden ileri geliyordu.

Ümmet-i Muhammed’in bir an bile İmamsız kalması büyük bir musibet ve felakettir.

Sultan Vahidüddin 1922’de İstanbul’u terk etmiştir ama Hilafeti bırakmamıştır.

Onun yerine Ankara Büyük Millet Meclisince Padişah değil, sadece Halife tayin edilen veliahd Abdülmecid bin Abdülaziz Han hazretleri, 1924’te yurt dışına sürülmüş, lakin o da Halifeliği bırakmamıştır.

Vahidüddin Han 1926’da San Remo’da, Abdülmecid Efendi hazretleri 1944’te Paris’te vefat ettikten sonra yer yüzünde Halife kalmamış, Müslümanlar çeşitli ulus milletlere ayrılmış, İslam dünyası parçalandıkça parçalanmıştır, fitne ve fesat yangınları alem-i İslam’ın her yerini sarmıştır.

Sultan Vahidüddin ve Abdülmecid Efendi gerçek halife değillerdi, sûrî halifeydiler ama yine de surî de olsa halife vardı.

Yakın tarihimizdeki siyasî, sosyal, kültürel ârıza ve kazalar yüzünden yurdumuzdaki on milyonlarca Müslüman cahil kaldı. Bırakın halifelik ile ilgili şer’î hükümleri, kemal sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın on dört sıfatını ezbere bilen Müslüman sayısı bile yüzde bir değildir.

Müslümanlara itikadla, ibadetlerle ilgili bilgileri, yeteri kadar muamelat, münakehat, ukubat, alış veriş hükümlerini ve ahkam-ı sultaniyeyi, özet olarak da olsa, mutlaka öğretmek gerekir.

Halifesiz kalan İslam dünyası büyük değil, çok büyük bir felaket içindedir.

Türkiye Müslümanları o kadar cahil kalmıştır ki, tek bir Ümmet olmak, bu Ümmetin başına râşid bir Halife seçmek, bu Halifeye biat ve itaat etmek konusunda yoğun ve etkili bir faaliyet yoktur.

İslam’ın ve Müslümanların düşmanları böyle bir şeyi kesinlikle istemiyorlar.

Bazı emperyalist dış güçler, Türkiye Müslümanlarının başına, kendilerine bağımlı fantoş=kukla bir sahte halife getirmek istiyor.

Son devirde kısa bir zaman dilimi içinde on binlerce kubbeli cami yaptıran Müslüman halkta Hilafet ve Ümmet şuuru yoktur.

Türkiye Müslümanları tek bir Ümmet oluşturmuyorlar ama bin kadar birbirinden kopuk cemaate, tarikata, hizip ve fırkaya, gruba ayrılmışlardır.

Bu parçalar, ipi kopmuş bir tesbihin taneleri, şirazesi dağılmış bir kitabın sahifeleri gibi darmadağınık vaziyettedir.

Şeyh efendiler, cemaat başkanları hâdimü’l-Umme değil, hâdimü’l-fukaradır ve dervişandır.

Halife ve İmam ise bütün Ümmetin, bütün İslam Milletinin başıdır ve hizmetkarıdır.

Bendeniz İmamet ve hilafet konusunda çok yazı yazdım, inşallah yazmaya devam edeceğim.

Maksadım elimden geldiği kadar Müslüman halkı uyarmak, aydınlatmak, bilgilendirmektir.

Şu âhir zamanda Halife olacak fazla kimse yoktur ama bir buçuk milyarlık İslam aleminden yine de on ehliyetli aday çıkar sanırım.

Halifede bazı şartların, hasletlerin bulunması gerekir:

Birincisi: Bu riyasete, bu makama talip=istekli olmayacak.

İkincisi: Zahirî ve manevî yönden Efendimize irtibatlı, icazetli olacak.

Üçüncüsü: Muktedir olacak.

Dördüncüsü: O Müslümanları çok sevecek, Müslümanlar onu çok sevecek.

Beşincisi: Ümmetin işlerini meşveretle, şûraya danışarak halledecek.

Altıncısı: `Âbid, `âdil, zâhid, muhlis, muttaqi, firasetli, müdebbir olacak.

Yedincisi: Dünya mallarına, meskenlerine, binitlerine, menfaatlerine hırsı olmayacak. Geçimine yetecek parası ve geliri varsa beytülmalden maaş ve ücret almayacak.

Sekizincisi: Onun ilmini, irfanını, kültürünü, adaletini, yüksek ahlak ve karakterini, düşmanları bile kabul ve tasdik edecek.

Dokuzuncusu: Müeyyed min `indillah olacak, yani Allahü Tealanın yardım, tevfiq ve te’yidine mazhar olacak.

Şu anda İslam dünyasında böyle zatlar var mıdır, bunlar kaç kişidir, hangi ülkelerdedir, bunları bilemem ama Müslümanların tek bir Ümmet olmasını, bu Ümmete râşid bir kimsenin reis olmasını, Müslümanların bu zata biat ve itaat etmeleri gerektiğini sık sık yazıp hatırlatacağım. Bu benim, Müslüman bir okur yazar olarak temel vazifelerimden biridir.

Ümmetin imamı, bütün Müslümanların katılacağı bir seçimle seçilemez. Bu işi, ehliyetli bir şura yapabilir. Altı kişi, on, on iki kişilik bir şura… Onlar içlerinden birini yahut dışarıdan, ehliyetli bir kimseyi seçer, kendileri ona biat eder ve keyfiyeti İslam Alemine duyururlar.

Müslümanlar içinde Ümmet birliğine, Ümmetin başında râşid bir İmam-ı Kebir bulunmasına karşı olanlar var mıdır? Bir Müslümanın Ümmet ve İmam kavram ve değerine karşı çıkması mümkün değildir.

Bütün mü’minlerin tek bir ümmet olması gerektiği Kur’an’la sabittir.

Ümmetin başında bir İmam bulunması konusunda icma vardır.

Müslümanların başsız olmaları, başsız kalmaları akla ve realiteye de aykırıdır.

Katoliklerin, Ortodoks Rumların, Gregoryen Ermenilerin, Sefarad Yahudilerin, Farmasonların, Anglikanların, dünyadaki her dinin başı var da, Müslümanların niçin olmayacakmış?

Kaptanı olmayan bir gemi, pilotu olmayan bir uçak, müdürü olmayan bir okul düşünebilir misiniz?

Bazıları bizde Diyanet var ya, diyebilir. Lütfen bendenizi güldürmesinler. Diyanet, laik ve Kemalist Türkiye’nin din işleri genel müdürlüğüdür ve İslam’daki İmamet-i Kübra müessesesiyle bir alakası yoktur.

Diyanet Başkanını kim seçer? Siyasî iktidar seçer?.. Kim azl eder?.. Hükümet azl eder… İşlerine kim karışır? Siyasî iktidar karışır… Vaktiyle Diyanet İşleri Başkanlığı kendisine bağlı olan bir devlet bakanı, “Diyanet İşleri Başkanı Tapu ve Kadastro genel müdürü gibi bir kimsedir, istersem kolundan tutar atarım” mealinde bir laf etmişti. Yaşı müsait olanlar, hükümetle Diyanet arasında çıkan ihtilafta İbrahim Elmalı (1903-1994) Hoca Efendinin nasıl azl edildiğini hatırlayacaklardır.

Rejim Kemalist ve laik ise, Diyanetin mutlaka (Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen patrikhaneleri, Musevi Hahambaşılığı, mason Üstad-ı Azamlığı gibi) bağımsız olması gerekir.

Bendenizin İmam-ı Kebir seçecek, seçtirecek halim, imkanım yok. Bu ve buna benzer yazılarla İmamet kavramını ve değerini Müslüman kardeşlerime naçizane anlatmaya çalışıyorum. Bununla da naçiz bir hizmet ettiğimi sanıyorum.

Cenab-ı Hak bizleri, boynunda biat bağı olan, Kur’ana Sünnete Şeriata bağlı, ihlaslı ve sağduyulu kullarından kılsın, bizleri sâlihlerle birlikte haşr eylesin.

Böyle korkunç hırsızlık olur mu?

 

 

 

'Masal, menkıbe, efsane, rüya üreten din algısının temellerini sorgulamak gerekiyor. Ne zaman başladı, nasıl başladı?

 

Arkadaşlar biliyorsunuz, biz rüyalara karşı sorumlu değiliz. Menkıbelere, efsanelere karşı sorumlu değiliz.

 

Peki nasıl oluyor da hepimizi bu rüyalar aracılığıyla baskılıyorlar?..'

 

Birkaç yıl evvelki bir konuşmasında böyle sormuştu Atasoy Müftüoğlu?

 

'Dünyanın en güzel insanının 5 vakti' (14.01. 2010, Yeni Şafak) başlıklı naçizane yazımda bir nebzecik de olsa anlatmaya çalışmıştım onu?

 

'Firak'la, 'Vakti Kuşanmak'la büyüdük hepimiz, demiştim; 'Sezai Karakoç'tan Nuri Pakdil'e, Cahit Zarifoğlu'ndan Atasoy Müftüoğlu'na kadar direniş abideleri, ustaları, abileri, üstatları olan 'Türkiyeli Müslümanlar' nasıl oluyor da böylesine müstekreh çamur selinde yüzüyorlar?..'

 

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Atasoy Müftüoğlu edebiyatta, düşüncede öncüllerimizdi.

 

Atasoy Müftüoğlu'nun 'Vakti Kuşanmak' adlı eseri fakire sorarsanız Türkçede yazılmış en güzel deneme kitabıdır. (Mavera Edebiyat Dergisini biraz da bu denemeler için okurduk.)

 

Atasoy abi son zamanlarda hem yazılarında hem konferanslarında özellikle bir noktanın altını ısrarla çiziyor:

 

'Cemaatler' diyor, 'sadece sayıları çoğaltmanın peşinde, nitelikli, donanımlı, entelektüel yetiştirmek gibi bir dertleri yok...'

 

Haksız mı?

 

Bakınız, birkaç yıl evvelki bir konuşmasında bu hali nasıl dile getirmişti: 'Cemaatlerin sayıları çok, evet sayıları çok ve çok paraları var ama neleri yok; bir tane entelektüelleri yok. Burada bir problem var. Sayıları masal, menkıbe, efsane, rüya anlatarak çoğaltabilirsiniz. Çünkü her cemaatin bir menkıbe fabrikası var. Endüstriyel olarak menkıbe üretiyorlar. Binlerce menkıbe üretiliyor; her gün herkesin konumuna uygun...'

 

Bu konuşmasında öyle bir örnek veriyor ki aklınız durur.

 

Buyrun birlikte dinleyelim: 'İstanbul'da evimize bir misafir geldi. Kendisi şu anda İstanbul'un kırtasiye kralı. Öyle bir adam...Kendi öyküsünü anlattı. Efendim dedi, ben Malatya'dan geldim; çerçiyim. (Çerçiyi biliyorsunuz değil mi; köylerde ufak tefek şeyler satan, çerçi işte) Hiçbir İslami müktesebatım yok, dedi, annemden öğrendiğim üç tane kısa namaz suresiyle namaz kılıyorum. Başka hiçbir şey bilmiyorum. Ömrümde tek satır okumadım. Okuma yazmam yok (...) Eminönü'nde bir camiye gidip geliyorum. Orada, Tahtakale'de bir bürom var. (Şimdi daha uzak bir yerde fabrikası vesairesi falan var.) Bir gün diyor, koluma ifade tarzı gayet düzgün bir genç adam girdi, 'Ömer Bey, Allah kabul etsin Ömer Bey' dedi, 'Yahu Ömer Beyciğim, ben seni birkaç gün önce rüyamda gördüm.'

 

'E'ee peki?...'

 

'Peygamber aleyhisselam ve arkadaşları sizin eve doğru geliyorlardı. Tam sizin eve gelirlerken döndüler, Hüseyin Bey'in evine gittiler. Yahu acaba Peygamber aleyhisselam niye Ömer Bey'in evine girmedi de Hüseyin Bey'in evine girdi diye sordum. Dediler ki, 'Bu Ömer Bey cemaate katkıda bulunmuyor, fakat bu Hüseyin Bey öff öfff, öffff veriyor, veriyor da veriyor, veriyor...'

 

Ömer Bey kendini çok büyük bir manevi baskı altında hissediyor, hemen çıkarıyor çek defterini, 25 bin yazıyor.

 

Neyse aradan birkaç gün geçiyor.

 

Başka bir ifadesi düzgün zat, 'Ömer Bey, Ömer Bey... A'aah Ömer Bey ah, ne mübarek adamsın sen! Ah Ömer Bey, ah!...'

 

'Ne oldu?!!!'

 

'Dün Kabe'de arkandan koştum, yetişemedim. Sen ne mübarek adamsın Sen nasıl bu dereceleri kazandın?...'

 

'Yahu kardeşim ne Kabe'si, ben Mahmutpaşa'da işimin başındaydım. Sen başkasını görmüş olmalısın...'

 

'Yok, yok, sendin. Sen bu mertebelere nasıl geldin, onu anlat...'

 

Neyse, Ömer Bey bir çek daha kesiyor!

 

Hikaye uzun, ben hepsini anlatmayacağım size. Sonunda Ömer Bey veriyor, veriyor, veriyor ve bu örgütün mütevelli heyeti üyesi oluyor. Okuma yazması yok.

 

Yine böyle öyküler, öyküler, öyküler derken, Ömer Bey'e İstanbul'un iki yakasında iki tane yurt yaptırtılıyor. Fakat bitmiyor; Ömer Bey'i her gün birisi uçarken kaçarken görüyor.

 

Neyse bir gün çok büyük bir paraya ihtiyaç duyuluyor. Ama sorun değil; menkıbe fabrikası zaten devamlı menkıbe üretiyor.

 

Bu defa şöyle bir şey üretiliyor:

 

Peygamber aleyhisselam cennette yemek veriyor. Bütün peygamberler orda. Peygamber aleyhisselamın yemeğinde de bütün cennet nimetleri var. Herkes aç susuz bekliyor sofrada. Lakin bir kişi yok, bir kişi yok. 'Ya Resulullah kimi bekliyoruz?' diye soruyorlar. 'Yahu' diyor, 'Ömer Beyi bekliyoruz...'

 

Her gün bin tane yalan kurgulanıyor, insanlardan para almak için...'

 

Evinize bir hırsız girse, 'hırsız var' diye bağırır veya şikayetçi olur veya şansınız yaver giderse hırsızı oracıkta enselersiniz.

 

Ya hırsız inancınıza, dini anlayışınıza, bütün kutsallarınıza dadanmışsa ne yapacaksınız?

 

Hayır, yakalayamazdınız, çünkü söğüşlenen / çalınan da sizsiniz, yakalanan da!

 

Peygamber adına yalan üreterek, onun adına rüyalar, menkıbeler üreterek para toplamaktan daha korkunç hırsızlık olabilir mi?

Türkiye'yi Erdoğan'dan kurtaracak ittifak!

 

 

 

İsrail aşırı sağına ve Neocon ırkçılara çalışan Morton Abramowitz, Eric Edelman ve Blaise Misztal, Başbakan Tayyip Erdoğan'a karşı çirkin bir kampanya başlattı. The Washington Post gazetesinde açıkça 'Türkiye'de rejim değişikliği' çağrısı yaptılar.

 

ABD yönetimine Erdoğan'ın devrilmesi için çağrı yapan bu kişiler, Türkiye Başbakanı'nı despot, 'ABD ve Türkiye için tehdit' gösterdi. NATO müttefiki 'Türkiye'yi Erdoğan'dan kurtarma' çağrısı yaptı.

 

Gözlerini kan bürümüş, işgaller, iç savaşlar, kitlesel katliamlar, etnik ve mezhep çatışmalarıyla Fas'tan Güney Asya'ya uzanan coğrafyada büyük bir yıkım projesi uygulamış bir çevrenin uzantısı olan bu kişilerin tam da bugünlerde böyle bir yazı kaleme alması özellikle dikkat çekici.

 

2003 yılından bu yana Türkiye için bir çok darbe senaryosunu besleyen, iç savaş tehditleri yapan, Taksim'de bombalar patlatmayı senaryolaştıran, Alevi-Sünni çatışmaları çıkarmak isteyen, Türkiye'nin yeniden diz çöktürülüp yönetilebilir hale getirilmesi için her türlü kirli senaryoyu uygulayan bu çevreler, öyle görünüyor ki, AK Parti-Cemaat çatışması üzerinden yeni bir senaryoyu devreye sokmuş.

 

Ama yeni cümleleri yok. 2003 yılından beri aynı cümleleri kullanıyorlar. Erdoğan'a, Türkiye'nin Başbakanı'na ağır küfürler, hakaretler ediyorlar. Onu ABD için 'El Kaide'den daha büyük tehdit' ilan ediyorlar. Neredeyse 'ortadan kaldırılması' işareti veriyorlar.

 

Mesele bu üç ismin yazdığı yazı değil. Bu yazı ve tavır, Neocon-İsrail aşırı sağının oluşturduğu ittifakın sadece bir yansıması. Söz konusu ittifakın, daha önce hangi isimler üzerinden neler yazdığını neredeyse günlükler şeklinde bu köşede aktardım. Daha önce aktardıklarımla bugün yeniden yazmaya başladıkları şeylerin aynı olması, hemen hemen aynı cümleleri kurup aynı suçlamaları yöneltmeleri, aynı pervasızlığı sürdürmeleri nasıl açıklanabilir?

 

Bir süre sonra on yıldır yazan isimlerin hepsi ortaya dökülecek ve Batı medyasında ardı ardına Türkiye karşıtı yazılar döşenecekler. Kimlerin ne yazacağını şu an neredeyse ezbere biliyorum. Onları çok iyi tanıyorum çünkü. Türkiye'de kimlerle ortaklık kurduklarını, kimler tarafından finanse edildiklerini, o yazıları kimlerin sipariş ettiğini biliyorum.

 

Önceden AK Parti iktidarına karşı mevzilenen ulusalcı/darbeci çevrelerle organize hareket eden bu ittifak şimdi ortak mı değiştirdi? Erdoğan'ı devirmek için bu sefer Cemaat'i mi ortak düşünüyor? Ya da Cemaat-AK parti çatışmasını fırsat olarak mı kullanıyor? Nasıl oluyor da, aynı çevreler, Türkiye içi bir meselede böyle organize harekete geçebiliyor? Ortada bizim henüz detaylarını göremediğimiz yeni bir koalisyon, ittifak mı şekillendi?

 

Bugün Abramowitz, Edelman gibi isimler söz konusu yazıyı yazmış olabilir. Ama başkaları da var. Yakında onlardan da kampanyanın ateşini besleyecek yazılar bekliyoruz. Göreceksiniz ABD ve Avrupa medyasındaki hemen bütün neocon ve İsrail aşırı sağına mensup gazeteciler yakında koroya katılacak, Erdoğan'a ve hükümete karşı histerik saldırılara başlayacak.

 

TÜRKİYE'DE İÇ SAVAŞ ÇIKARTACAKLARDI

 

Bunların daha önce neler yaptıklarını hatırlayalım. Bugün olanların aynısı, yazılanların aynısı, kampanyanın aynısı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde de yaşandı. Michael Rubin 2007 Şubat ayında 'Will Turkey have an Islamic President' başlıklı yazısında; Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin 'son elli yılın en önemli seçimleri' olduğunu iddia ederek, ekonomiye yeşil sermaye akışı kesilirse 'Türkiye'nin 2001 yılından daha büyük bir krize yuvarlanacağı' kehanetinde bulunmuştu. Erdoğan'ın uyarıları dikkate almaması halinde 'sokaklarda tankların dolaşmayacağını ancak sokak gösterileriyle birlikte siyasal ve yargısal sürecin işletileceğini' söylüyordu.

 

2006'da Newsweek dergisinde 'Türkiye'de darbe ihtimali yüzde elli' diyen Zeyno Baran'a atıfta bulunan Rubin, sivil kuruluşların Erdoğan hükümetine karşı harekete geçeceğini iddia ediyor, sokak çatışmalarına işaret ediyordu.

 

Aynı çevreler 'The Read to Sharia' başlıklı bir sempozyum düzenliyor ve şu iddialarda bulunuyorlardı: 'Türkiye'yi Ortodoks İslamcılar yönetiyor. Erdoğan Türkiye'yi şeriata sürüklüyor. Türkiye İran'la tam tersi istikamette gidiyor, İran laikleşirken o İslamlaşıyor. ABD Türkiye'yi bir an önce düşman kategorisine almalı ve müdahale etmeli. Atatürk devleti tehlikede, bu gidişi durdurmak için askerler harekete geçmeli ve Ak Parti parçalara ayrılmalı.'

 

Doğrudan İsrail istihbaratına çalışan Daniel Pipes gibi isimlerin organizasyonlarıyla yazılar yazdırıyor, televizyon programları tertip ediyor, organizasyonlar yapıyor ve Türkiye'de hükümeti düşürme senaryoları uyguluyorlardı. Robert Pollock seviyesinde zeka özürlü tipler üzerinden Türkiye'ye darbe, iç savaş, sokak isyanları sipariş ediyorlardı. Türkiye-ABD arasında büyük kriz tellallığı yapıyor, krizin sebebinin 1 Mart tezkeresi değil doğrudan Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyorlardı.

 

Bildiğimiz bütün neocon kuruluşlar harekete geçirilmişti. Erdoğan düşürülecek, yargılanacak, mahkum edilecek, Türkiye İsrail aşırı sağının tercihlerine uygun bir zemine çekilecekti. Düşünce-istihbarat şirketlerine raporlar hazırlattırılıp Türkiye'ye korku salıyorlardı. RAND Corporation'a hazırlattıkları 'Türkiye'de Siyasal İslam'ın Yükselişi' başlıklı yüz otuz beş sayfalık raporda açıkça Müslümanları Müslümanlarla çatıştırma projesi üretiyor, bunu Türkiye'ye servis ediyorlardı. Onlara göre 'sinsi bir İslamlaşma projesi' uygulanıyordu.

 

O dönem Türkiye'de o kadar ortakları vardı ki, içerideki ortakların söylem ve eylemleri doğrudan o merkezler tarafından üretilen söylem ve eylemlerle örtüşüyordu. Sinsi, kirli, demokrasiyi askıya alacak bir ortaklık şekillenmişti. Bugünlerde yine kısa devre iktidar hevesine düşen belli sermaye çevreleri o gün de aynı şekilde senaryolara alabildiğine destek veriyor hatta provoke ediyordu.

 

Tayyip Erdoğan'ın ya da Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmaması için çok sert bir kampanya yürütülüyor, tehditler ve şantajlarla biçimlendirilen müthiş bir organizasyon yürütülüyordu. Siyaset, medya, sermaye çevreleri bu organizasyonun öngördüğü ya da talimatları çerçevesinde formatlanıyordu. Atlantik ötesi toplantılar yapılıyor, Batı medyasına Türkiye karşıtı yazılar sipariş ediliyor, aynı yazılar Türk medyası üzerinden de pazarlanıyordu.

 

Türkiye'nin iç politikasını yeniden dizayn etmek için her yol deneniyordu. Ne de olsa 28 Şubat'tan böyle bir tecrübeleri vardı. Ama hepsi fiyaskoyla sonuçlandı, başaramadılar. Büyük hayal kırıklığı yaşadılar. Türkiye, onları çıldırtacak ölçüde kendi yolunu çizdi ve başarılı oldu.

 

YENİ MÜTTEFİK CEMAAT Mİ?

 

Şimdi, bugün, AK Parti-Cemaat çatışması çerçevesinde şiddetli bir kavga yaşanıyor. Hedef yine Erdoğan ve AK Parti hükümeti. Sivil iktidar, bürokrasi üzerinden devrilmek isteniyor, yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklı müthiş bir yıkım projesi uygulanıyor.

 

Fırtına yine Atlantik ötesinden, İsrail aşırı sağından ve neocon ırkçılardan geliyor. 2003 yılından bu yana kesintisiz devam eden bu kampanya, Türkiye'yi siyasi, ekonomik ve toplumsal barış açısından çökertecek şekilde yeniden hızlandırıldı. Hükümet düşecek, yerel seçimleri kaybedecek, cumhurbaşkanlığı seçimine müdahil olunacak, Türkiye yönetilebilir alana çekilecek.

 

Size de tuhaf gelmiyor mu? Bugün içeride devam eden kavganın dışarıdaki destekçileri yine aynı. İsimler, çevreler, güçler, amaçlar aynı. Kullanılan yöntemler ve söylemler aynı. 28 Şubat'tan beri o ittifak hiç bozulmadı, o koalisyonun Türkiye projesi hiç değişmedi.

 

Tek bir fark var: Daha önce içerideki müttefikleri darbeci çevrelerdi, ulusalcı çevrelerdi. Şimdi Cemaat devreye girdi. Toplumsal tabanı olan, devlet içinde güçlü organizasyona ve ekonomik güce sahip bir yapıyı müttefik bellediler. Yazdıkları, yaptıkları her şey böyle bir ittifaka işaret ediyor. Eski müttefikleri pul pul döküldü, dağıldı. Başarısızlığın sebebi Türkiye'deki müttefiklerinin başarısızlığıydı.

 

Başbakan'ın 'sonuna kadar mücadele edeceğiz' diyerek örgüt tanımlaması yaptığı yeni müttefikleri bakalım bu savaştan nasıl çıkacak?

 

Yakında Daniel Pipes gibi isimleri de oyuna sokacaklardır, göreceksiniz...

Cemil ERTEM
certem@stargazete.com

Türkiye oligarşisinin güncellenmiş Ergenekon’u

 

Doğrusu, Türkiye’deki sermaye yapılanması ve sermayeyle birlikte ekonominin kabuk değiştirmesi hakkında, uzun bir süredir yazdıklarımızın, böyle bir gecede -bir ses kaydı ile- ispatlanması, hiç beklemediğim bir ‘şeydi’. Bu durum, birçoklarının söylediği gibi, siyasi konjonktürden kaynaklanan geçici bir ittifak falan değildir, bu durum, Türkiye’de devlet eliyle palazlanan ve yakın zamana değin, devlete, her türlü kirli işini yaptırdığı gibi, onun eliyle zenginleşen sermayenin, geçmişteki, şimdiki ve -kalırsa- bundan sonraki bütüncül halidir.

 

Tekrar ediyorum ortada bir ittifak falan yok; ortada medyası, bankaları, holdingleri, dini alet eden ideolojik aygıtları ile örgütlü tarihsel bir blok var.

 

AK Parti’nin, çoğu zaman belki de şu ana kadar, şaşırdığı -aldandığı- şey şu olmuştur; “bunlar, hep istediklerini aldılar, özelleştirmelerde Türkiye’nin dev kamu tekelleri bunlara gitti, Türkiye, yüzde 5 büyüdüyse bunlar yüzde 30 büyüdü, kârları aynı şekilde arttı, peki daha ne istiyorlar...”

 

Ne istiyorlar?

 

İstedikleri işte şimdi ortaya çıkıyor; istedikleri daha fazla kâr değildir; istedikleri bu daha fazla kârı mutlaklaştıracak sürekliliktir. Bunun için de siyaseti ve devleti, eskisi gibi, kontrol etmeleri gerekir.

 

Bu kontrol mekanizmasını, Ergenekon yapısının devlet içinden tasfiyesiyle kaybediyor gibi oldular, Türkiye oligarşisinin bürokratik ayağı önemli bir sarsıntı geçirdi. Ancak bu sarsıntı, bugün ortaya çıkan yapının, eskinin yerini almasının depreminden başka bir şey değildi.

 

Buradaki yol ayrımı -özellikle Başbakan’la- 2008 yılında başladı. O zaman yargı buna kapatma davası ile tepki verdi. Ancak hükümet, ağırlıklı olarak, Başbakan’ın iradesiyle yola devam etti ve ekonomide iki önemli adım attı. Birincisi IMF ile ilişkileri bitirdi ikincisi de GAP Eylem Planı’nı ortaya çıkardı. Özellikle GAP Eylem Planı, tam bir meydan okumaydı ve bugünkü çözüm sürecinin ekonomik temellerini ortaya çıkardı. Bu yıllarda geleneksel sermaye yapıları iki şeyi beklemeye başladı; birincisi hızla gelen küresel krizin, Türkiye ekonomisi üzerinde yapacağı tahribat ikincisi ise devlet içindeki yer değişimi...

 

Beklenenler, beklenmeyenler

 

Bunun için ‘eski ortaklarının’ tasfiyesine pek ses çıkarmadılar hatta seyrettiler ve bu tasfiyeyi yapan yapının yerine oturmasını beklediler. Ancak 2010 ve 2011 yıllarında hiç beklemedikleri iki şey oldu; bu iki yılda Türkiye ekonomisi, sanayi ve ihracat bazlı yeni bir büyüme patikasının ipuçlarını ortaya çıkardı ve beklenenin üstünde büyüdü; ikincisi AK Parti, seçimlerde çok önemli bir üstünlük sağladı. Bunlar, siyasi özgüveni de beraberinde getirdi ve Başbakan’a, 2008’de yaptıramadıklarını artık hiç bir zaman yaptıramayacaklarını anladılar; Erdoğan istenmeyen adamdı.

 

Çünkü Başbakan, özellikle bürokraside eski yapıların hatta 12 Eylül kurumlarının tesfiye edilmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için yeni Anayasa sözü verdi. Bu arada 2010 referandumu önemliydi ancak yeni Anayasa ile tamamlanırsa önemliydi, bunun için ‘yetmez’di. Tabii ki 2010, eski yapıyı -özellikle yargıda- tasfiye ederken, geleneksel sermayenin güncellenmiş Ergenekon’unu devletin göbeğine taşıdı. Bunun için hem TÜSİAD hem de 17 Aralık operasyonu yapan yapı, bu süreci destekler göründü. Tek şartları, yeni Anayasa’nın olmaması, çözüm sürecinin devreye girmemesi ve ekonomide çok ayrı bir yola girilmemesi idi.

 

2013: Köprüler atılıyor

 

Ancak bunlardan son ikisi, 2012 sonundan itibaren olmaya başladı. Tam burada, özellikle Başbakan’ı moral olarak hedef alan -diktatör benzetmeleri vb- bir psikolojik harekat başlatıldı. Bunu, çoğu küskün ve şaşkın ittihatçı ‘liberal’ bir grup üstlendi.

 

2013 yılının köprülerin atılacağı bir yıl olacağı belliydi. Çünkü Hükümet yıla, çok önemli yasal düzenlemelerle başladı; enerji piyasası, petrol kanunu, SPK düzenlemeleri ve tabii çözüm süreci ve ilgili düzenlemeler. Üstelik Rekabet Kanunu ve Rekabet Kurumu işletilmeye başlandı. Kamu bankaları daha fazla öne çıkmaya, piyasayı düzenlemeye başladılar. TCMB, çok ayrı ve temel eksenden uzaklaşan bir para politikası izlemeye başladı. Enerjide Türkiye hem Azerbaycan hem de K.Irak’la çok önemli anlaşmalar yapmaya başladı. TÜPRAŞ artık mesela 5 yıl sonra Türkiye’nin ilk büyüğü olmaktan çıkacaktı. Enerjide dev yatırımcılar gelmeye başladı.

 

Üstelik Erdoğan, gücünü halktan alacağını ve rejimi Başkanlık sistemine götüreceği bir Cumhurbaşkanlığı’na giderken, koalisyon sonucu olan AK Parti kadrolarını üç yıl şartı ile değiştiriyor ve çekirdek yeni bir yapı ortaya çıkarıyordu.

 

Peki ya dışarısı...

 

Tabii bu sürecin ve de çözüm sürecinin bitmesi gerektiğini yalnız Türkiye oligarşisi istemiyordu. Ortadoğu’da tıkanan ve eski güçlerini kaybetmek üzere olan İsrail, Suudi Arabistan, BAE için de, enerjiyi kontrol eden, Irak’tan başlayarak Ortadoğu ve Afrika pazarına hakim olacak olan bir Türkiye, korkulu rüya idi.

 

Britanya ve ABD merkezli geleneksel sermaye yapıları da Ortadoğu’da, İsrail ve Suudi Arabistan’dan başlayan bir değişim-çözülmenin kendilerinin sonu olacağını, bu kaleyi kaybederlerse, Obama karşısında nihai olarak yenileceklerini biliyorlardı. Üstelik Türkiye, enerji hamleleri kadar tehlikeli hamleleri de savunma sanayi ve teknoloji konusunda atmaya hazırlanıyordu. Japonya ve Çin’le yapılan/yapılmak üzere olan anlaşmalar, özellikle nükleer santraller ve nükleer teknoloji atağı bütün bu yeni durumu tamamlıyordu ama işin ciddiyeti, bu çıkışın Asya tarafında bir karşılığı olmasıydı.

 

Eski dünya-Yeni dünya...

 

Yeni Asya kalkınması, Japonya’da Başbakan Abe ile Çin’de de yeni devlet başkanı Xi Jinping’in reformlarıyla iyice ortaya çıkıyordu. Bu kalkınma, teknoloji ve sermayeyi koşulsuz transfer eden, geçmişteki Batı yayılmacılığının tam aksine, paylaşıma ve birlikte üretime dayanan yeni bir yoldu. Başbakan Japonya’ya gittiğinde, Japonya dahil ziyaret ettiği bütün ülkelerde, serbest pazar anlaşmaları masaya yatırıldı. Bu çok önemli; çünkü bunların gerçekleşmesi, şu anda aslında çökmüş olan, dolara ve Euro’ya dayalı para ve ticaret sistemi yerine yeni bir sistemin ortaya çıkmaya başlaması demektir.

 

Şimdi düşünün, enerji habı olmuş, kendi doğusundaki pazar ve transit geçişleri denetleyen, Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle, kaybettiği dört temel ekonomik alanla (Musul-Kerkük, Halep-Lazkiye, Kafkasya ve Mağrip) yeniden buluşan bir Türkiye... Bu, şimdiye kadar gördüğünüz, bildiğiniz eski dünyanın bütün aktörlerinin, figüranlarının sahneden çekilmesi anlamına gelir.

2013 den 2014 e gecerken

 

Bu gün bir miladi yılı daha geride bırakmış bulunmaktayız.

 

acısıyla tatlısıyla seneler gelip geçiyor her geçen günler haftalar aylar ve yıllar ömürden bir şeyler alıp götürüyor 2013 yılıda diğerlerinden pek farklı gecmedi.

benim için hatta daha da acı olaylar yaşatarak geride kaldı acılarını kalbimize kömerek.

2013 yılı mayıs ayında kız kardeşimin uzun süre amansız bir hastalık neticesinda Hakkın Rahmetine kavuştu(Allah Rahmed eylesin mekanı cennet olsun)

ömrü buraya kadarmış kaderin önüne gecilmiyor .

2013 yılının son haftasında sosyal medyadan öğrendiğimiz bir mesajla tekrar hüzne boğulduk uzun yıllar hasta olarak hayatını idame eden büyük amcam Hüseyin Özdemir in de vefat haberini aldık tabi bu gurbet diyarında dua etmekten başka elimizden de bir şey gelmiyor hüseyin amcama Allah dan Rahmed ve mağfiret dilerim Rabbim Rahmetiyle muamele etsin peygamberimizin şefaatına nail olsun.

Amcamın ailesine Cocuklarına torunlarına ve uzun yıllar hastalığı süresüince devamlı yanında olan ablama Baş sağlığı ve sabır dilerim.

2013 yılı elbette yalnız bunlardan ibaret olarak gecmedi gerek ülkemizde cevremizde gerekse de dünyada bir coğu da müslümanların aleyhine olan olaylarla gecti.

demir perde diye anılan kominist sistemin çökmesinden yaklaşık 20yıl sonra da kapitalizm çökmeye başladı zaten dünyayı iki kutup haline getirip soyaraktan ayakta duruyorlardı tek başına kaldılar bir de baktılar ki kendi nefesleride kalmamış.

Batı başkentlerinde ardı ardına iflas bayrağını çekmeye başladılar tek dişi kalmış bu canavarlar kandan ve gözyaşından beslenmeye alıştıkları için islam ülkelerine daha fazla bir ilgi ve hedefleri haline geldi bu ülkelerden olamayan düşman üreterek karıştırmaya başladılar.

Hesaba katmadıkları bir şey oldu ülkemizde AKP uzun denebilecek bir iktidar süresinde istikrarı yakalayıp halkın düşünce ve inanç hürriyetinin önünü açınca halka bir güven duygusu geldi türkiye haliyle komşu ve islam ülkelerin deki proplem ve sıkıntılara ilgisiz kalamazdı bu da belki tarih den gelen bize özgü bir vasıftır.

Van minut ile başlayan daha sonra gerek ülkemizde gerese de uluslararası toplantılarda islam ülkelerindeki sorunları devamlı gündemde tutan Başbakanımız sayın Erdoğan politik ve ekonomik destek verdiği kardeşlerimize umut oldu bazılarını da ürküttü.

Akabinde arap baharı diye atlandırılan olay patlak verince on yıllarca değişik rejimlerin baskısı altında ezilen kardeşlerimize de ümit verdi. ve hiç umulmadık bir irade gösteren kadeşlerimiz bazı diktatörleri devirdiler (Mısır) bazıları ülkesini terk etti bazılarıda koltuğunu kaybetti.

Ve çok da şehit verildi.onların hesabı varsa Allahın da hesabı var.

Suriyedeki kardeşlerimizin mücadelesi devam etmektedir uzadıkca kafa karışıklığı artsada insaallah hayırla sonuclanır.

Ama batı tekrar işin içine dahil olarak halkı iktidara getirmemek için elinden gelen her şeyi yaptılar bazı yerlerde başarılı da oldular tabi bu halklar için bu gibi kalkışmalar yeni olduğu için örnek alınacak Türkiyeden başka bir islam ülkeside olmayınca herkes yönünü türkiyeye çevirdi.

Uzun yıllar kendi iç dengesi için uğraşan Başbakan erdoğan burdada dik duruşunu tüm dünyayı karşısına alma pahasına segilemiştir.

Tabi batı sömürü düzenini devam ettirmek için devamlı güçlenen ülkemizi engellemek için gezi olaylarını tertip ettiler ne hikmetse destek de buldular yıllardır iktidar ümidi olmayan muhalefet bu işe dört elle sarıldı ve yabancılar da bu arada parsayı kaptı.

Herkes bunun son baharda devamı var diye nerdeyse halkı hazırladı bu defa hükümeti hic ummadığı bir yerden vurdular 2013 sonunda, tabi herkesin yaptığı yanına kar kalmayacak eğer hukuk varsa.

2014 Hayırlı olur inşaallah

Vassalam 

Oyun deşifre oldu!

 

 

30 Aralık 2013 Pazartesi 09:19

 

 

Bu sabah Fatih’te bir basın açıklamamız olacak, son gelişmelerle ilgili..

 

Cemaat hala direniyor ama, Liberal dostları ile birlikte deşifre oldular.. Oyun bitti!

 

Graham Fuller’in 25 yıllık hayalleri de buharlaşıverdi bir anda..

 

İçeride birileri olayların sıcaklığından hala ne olup bittiğinin farkında değil sanırım. Ama onlar da görecekler gerçeği..

 

Cemaatin bu ani atağının aslında bir çok sebebi var..

 

Tamam kötü bir zamanlamaydı, ama sıkışmışlardı..

 

Çünkü, Gülen’in yerine gelmesi sözkonusu isimlerden biri, cemaat yapısı içindeki kriptoları yakın takibe aldı.

 

İpin ucu MOSSAD ve CIA’ya kadar gidiyordu.

 

Oynanan oyunun farkına varınca görevden uzaklaştırıldı.

 

O da bu işin izini sürdü.

 

Sonunda elde ettiği bilgilerle Başbakanın kapısını çaldı..

 

Arınç’ın “bizi uyutmuşlar” dediği kirli oyun bu!

 

İşin içinde yok yok, Cemaat dedikleri yapı bir Truva atı..

 

Şunu da söyleyeyim, sızdıkları yönlendirdikleri tek “Cemaat” yapısı da bu değil! Bildik derin yapı işte; Media Mafia, Sermaye, Siyaset, Bürokrasi, STK, tekmili birden işin içinde..

 

Peki, madem bunlar biliniyor, ne bekleniyor..?

 

Söyleyeyim:

 

Elde o kadar çok belge ve bilgi var ki, bunların gözden geçirilip, yapının efradına cami, ağyarına mani bir şekilde tasnif edilmesi gerekiyor.. Ordu, Polis ve istihbarat örgütü içindeki yapılanmada görev alan yeşil kabuki, aktif profesyonel ve kripto isimler ve bağlantı kurdukları, Media, Sermaye, dış kanalları hepsi ortaya çıkartılmış..

 

Bu bilgilerin çoğu istihbarat kaynaklı arşiv bilgileri değil, Cemaatin kendi içinden gelen aktüel bilgiler ve belgeler. Her gün bunlara yenileri ekleniyor..

 

Bu tasnif işi tamamlanınca, Ocak içinde dava açılır sanırım. Bu ultra modern darbe girişimi ve paralel devlet yapılanması davası Ergenekon ve Balyoz’dan daha ilginç olacağa benziyor.. Ergenekon ve Balyoz’da, kripto isimler dışında profesyonel ve 3. dereceden konuyla ilgili, yukarıdaki adamların büyük patronun adamıyla anlaşmaları halinde günah keçisi olarak kurban edilecek, suçların üzerine yükleneceği bir takım isimler için bu yeni dava bir umut olabilir..

 

Bakarsınız bu ara birileri ülkeyi terketmek zorunda kalabilir..

 

Cemaat bu bilgileri Başbakan’a aktaran ismi biliyor.

 

Başbakan üzerlerine yürümeden acele ile ve panik içinde operasyonu başlatmaya karar verdiler..

 

Yarın geç olabilir diye düşünmüş olmalılar.. Erdoğan da onların harekete geçmesini bekledi.. Ben 6 aydır yazıyordum bu konuyu.. Bu iş bir yıldır masada bekletiliyor..

 

İsrail İHH konusunda bastırıp duruyor. İsrail’in derdi Mavi Marmara’nın intikamını almak. Dosya zaten masada bekletiliyordu.. Bir türlü uygun zaman bulamadılar. “Tamam başlıyoruz” dediklerinde bir başka sorun çıktı. Hep ertelendi.. Zaten bu süreçte, işin içinde birileri, Cemaatle paralel çalışan bazı kişiler bu gelişmeler sırasında İsrail ve Amerikalı bazı karanlık kişilerin ısrarlı ve kaba müdahalelerinden rahatsız oldukları için, “ne oluyor” sorusuna cevap bulamayan bu kişilerin çevresindekilerle bu sırrı paylaşmaları sonucu gelişmelerden sürekli olarak bilgi aktarıldı..

 

Cemaatin paralel istihbarat yapılanması ve klonlanan dosyaların arşivlendiği yere kadar hepsi istihbarat kaynaklarının yakın takibine alınmış.

 

Cemaatin niçin ısrarla MİT’i istediği şimdi daha iyi anlaşılıyor..

 

Ne mübarek bir gemiymiş şu Mavi Marmara yahu! Bu gün İsrail bir kez daha suçüstü oldu ve komplo ile.. İngiltere’nin Türkiye’deki finansal operasyonu da deşifre oldu..

 

Birileri İran’a da derin bir ayar çekmeye çalışıyordu, şimdi o ekip de deşifre oldu.. Bu işin Irak ve Suriye ayağı da deşifre olacak daha. Hizbullah ayağı da. Kara para ilişkileri, eroin para, silah takası, hepsi.. Ahmedi Necat dönemi de mercek altına alınacak.. Reformist mollalar, Uğur Mumcu’nun son kitabında anlattığı olayların İran versiyonu hepsi gündeme gelecek!

 

Kirli oyun deşifre oldu. Bu oyun sadece Erdoğan ve AK Parti’ye yönelik değil.

 

Mısır, Filistin, Suriye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Malezya, Hindistan, Körfez ülkeleri, yok yok yani anlayacağınız.. İşin içinde Mavi Marmara da var, diğer İslami oluşumlar da.. 110 ülkedeki İHH, TİKA faaliyetleri, Cemaat okulları hepsi bu tartışma dosyasının içinde yer alıyor!

 

Sahi Cemaat Şam'da Halep'de ne yapıyor?

 

ABD, İngiltere, Fransa, Vatikan, Almanya, İsrail herkes bu senaryoda rol almış.. Gelinen noktada bu olay, doğu da, batı da, Afrika da, Latin Amerika da adı geçen ülkelerin yasama, yürütme ve yargılarında da fırtınalı tartışmalara sebeb olacak.. Gülen ve arkadaşlarının daha fazla Amerika’da kalması da zorlaşacak.. Yeni bir ülke bulmak da kolay olmayacak! İsrail’e ya da Vatikan’a yerleşecek halleri de yok herhalde.. Avustralya, Yeni Zelanda ya da küçük bir ada satın almak olabilir mi acaba!

 

Aslında Cemaatin tabanı tedirgin. Orta kademe, 2 ay içinde bu işi bitireceklerini ve iktidardan hesap soracakları umudunu taşıyor.. Hatta AK Parti’ye karşı dosya savaşları ile, milletvekillerini baskı altına alarak istifa ettirecekleri ümidini taşıyorlar.. Yolsuzluk iddiası ile hakkında dava açılan belediye başkan adaylarına pres uyguluyorlar.. Bir çok kişi tedirgin bir bekleyiş içinde. Çoğu kimse kaybedecek tarafa oynamak istemiyor. Çünki yağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimalleri var.. Ve Erdoğan’dan korkuyorlar. Onun elinde de dosyaların olmasından kaygı duyuyorlar sanki!

 

Yarın bu işin Hilafet ve Mehdiyet konusunu, Aytunç Altındal’ın hilafetle ilgili açıklamalarının arka planını yazacağım inşallah.

 

Selam ve dua ile..

Kurban Bayramınız     Mübarek Olsun

 

(Teşrik Tekbirlerini Unutmayınız)

 

Kurban 2013

 

 

 

Değerli müslümanlar elhamdulillah bir kurbana daha kavuşmak üzereyiz Müslümanların iki bayramın dan biri olan kurban bayramını inşaallah 15 ekim salı günü itrak edeceğiz .

Arefe günü sabah namazinda baslayip bayramin 3. Günü ikindiye kadar 23 vakit Teşrikk tekbiri getirecegiz(Allahü ekber, Allahü ekber, La ilahe illallahü, Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd) diyerek bu görevimizi ifa etmiş olacağiz.

Tabiki bölgemizde ve tüm islam ülkelerinde yaşanan savaş ve kaosların içinde bayram geçirecek kardeşlerimizi düşünmeden edemiyoruz

 Bizler bu bayramlarıda vesile ederek gerek maddi gerekse dualarımızla zor durumda olan kardeşlerimize yalnız olmadıklarını hissettirmeliyiz.

 

Camilerimizdeki bayram öncesi hava

 Her kurban öncesi olduğu gibi bu kurban öncesinde  değisik islami kuruluşlardan veya tanıdığımız çevrelerden diğer islam ülkelerinden gelen kardeşlerimiz aracılığı ile  kurban listeleri hazırlayıp ilan ederek cemaata aracılık ederek dünyanın bir çok yerine kurbanları ulaştırmak için çaba sarf edilmektedir.

 Bu da müslümanlar arasında yakınlaşmaya tanışmaya ve yardımlaşmaya vesile olmaktadır ve bayramların bereketide bu olsa gerek.

Allahın vermiş olduğu nimetleri bir kardeşimizle paylaşmamıza vesile olan bu mübarek kurban bayramına kavuşturduşu için Rabbimize ne kadar şükretsek azdır

 

Islam ülkeleri

Devrilen diktatorlar ve onları müslümanların başına musallat edenler kolay kolay pes etmeyeçeklerdir makamlarını kaybetseler böl ve parçala taktiğiyle araya fitne sokarak çürük düzenlerini devam ettirmek istiyorlar.ve mezhep savaşlari çıkararak kendi ellerini hiç bir şeye sürmeden müslümanları bir birine düşürerek sömürü çarkının devamını istiyorlar.korkuya gerek yok onlarda yolun sonuna geldiler artık kendi başlarının derdine düşdüler içimizdeki ayrı görüş ve inançları kaşıyarak çarklarını sürdürmek istiyorlar bunuda insanlık adına yaptıklarını söylüyorlar.

 Müslümanlar ülkemiz de dahil devletin tüm kademelerinden uzak tutuldular askeriye den bürokrasi den eğitim den siyasetten tüm sistemler dini ve kültürel değerlerimizi yok saydılar  ve yok etmek için her şeyi yaptılar tabiki bu gibi donanımlar dan mahrum olan müslümanlar tekrar ülkelerinin yönetimini ele alıp istikrarlı bir düzen kurmaları kolay olmayacak bunun zamana ihtiyaci var Allah inanan müslümanlara yardım etsin.

 

Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes

Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es...

 Necip Fazıl

 

Hac

 Hacılarımız artık gerçek bir haç yaparak ülkelerine dönmesini diliyorum.

 Käbeye 100 metre de 5 yıldızlı otelde yemek içinde şuda içinde buda dahil diyerek haccı turistik gezi modundan çıkarıp gerçek hüviyetine büründürerek kısmet olup buraya kadar geldiğinize şükrederek

 Derin tefekküre dalarak o mahşeri kalabalığa bakarak o insanların hangi zorluklarla hangi düşünce ve proplemlerle meşgul olduklarını arkada bırakıp geldikleri ülkelerinin ve yakınlarının güvenli güvensiz bir şekilde geldiklerini düşünerek bir ümmet bilinciyle hareket etmelidirler.

 Peygamberimiz SAV in zamanında asrı saadette sahabe nasıl yaşadı ne zorluklar çektiler ne gibi imkanları vardı  veya neyle kaşılastılar bunlar ve daha fazlasını düşünüp o mübarek beldelerde geçirdiğimiz her saniyeyi bir nimet bilerek deşerlendirmeliyiz.

Bu vesile ile tüm islam aleminin kurban bayramını teprik eder sağlik sıhhät ve huzur dolu bir bayram geçirmenizi dilerim.

 

Am 13.10.2013 11:57 schrieb

 

"Yasar Oezdemir" <oezdemir.yasar@gmail.com>:

BİR AYET
 
Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
Nahl,16/90

YENİ ANDIMIZ ŞÖYLE OLMALIDIR

Yeni and, besmele-i şerif ve Şuara Sûresi 12. Âyetinden hareketle şöyle hülâsa edilebilir:

“Bismillahirrahmanirrahim / Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla /Hamd olsun âlemlerin Rabbi olan Allah'a / O, Esirgeyen ve bağışlayandır/ Alllah’ım! Ancak sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz/Bizi doğru yola ulaştır / Müslümanların dünya sıkıntılarını gider / Bizi Kendi'ne kul, son peygamberine ümmet kıl / Tembellikten, şüpheden, kavgadan, kötü ahlâktan Sana sığınırız Âmin."

----------------------------------------------------------------------------------------

---------------------------------------------------------------------------------------

---------------------------------------------------------------------------------------

 

Ağlayın.

 

 

28-08-2013

 

"Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar Girde bak bir ülkeme Başsız başsız adamlar

 

Ağlayın.

28-08-2013

 

"Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar Girde bak bir ülkeme Başsız başsız adamlar

Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi Anne seccaden gelsin Bize dua et emi" NF Kısakürek ağlamak güzeldir

 

ağlamak bir çaredir

 

ağlamak inançtır

 

ağlamak empati dir

 

ağlamak merhamettir

 

ağlamak dik durmaktır

 

ağlamak yardımdır

 

ağlamak güçtür

 

ağlamak hürriyettir,hem de sınırsız bir hürriyet

 

ağlamak şeytana darbedir çünkü ağlayınca arada engel kalmaz RABBÌYLE Başbaşa kalır insan. Ağlamak vicdandır kalbi katılar ağlayamaz Allah onlara nasip etmez kimi içden aglar kimisi de feryadı figan ile saç baş yolarak ve isyan ederek peygaberimiz(SAV) Onu tasvip etmemiştir. Kimi başkasi için aglar kimisi de kendi derdine bile ağlayamaz. Ağlamak bir diriliştir bir yükseliştir insan olduğunu aciz olduğunu hatırlamaktır.

 

ağlamak kalbi olana has bir duygudur o duygudan mahrum olana yapacak bir şey yoktur yazıklar olsun ağlanacak haline gülenlere Peygamberimiz(SAV)Eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız diye buyurmuştur.

Üstat sakaryayı bile ağlatmıştır

 

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

 

kardeşleri nil ve fırat misal vererek ümmetin yek vücut olarak aynı duygu ve düşünceyle hareket ederek icine düştüğü veya düşürüldüşü bu sarmaldan öz vatanın da paryalık tan kurtulmasi icin çok ızdraplar çekmiştir. Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğanın samimiyetle içden gelen bir duyguyla gözyaşı dökmesi tüm islam ülke liderçiklerine ve halklarına örnek olmuş kalpler aynı ahenkle topluca vurmuştur.

 

Vassalam

 

Yaşar Özdemir

Sanat, ruhun eşyaya yansıyan dilidir

 

 

 

D. Ali Taşçı

Haber 7

 

 

Bu yazıyı okuyan herkes hayattadır, yani yaşıyor. Ölüler için yazmıyoruz. Demek ki, “hayat” ortak noktasında birleşiyoruz.

 

 

Her okuyucu, yazıya kendi müktesebatıyla yaklaşır; bilgisine, kültürüne ve o anki durumuna göre yazıyı anlar ve değerlendirir. Kimisi çok beğenirken yazılanı, kimileri de küplere binebilir.

 

Psikolojik roman sevenler olduğu gibi, tarihi, polisiye ve diğer roman türlerinin de okuyucuları vardır.

 

Lokantaya giden üç arkadaş farklı yemekleri tercih edebilirler; ama bu, onlar için kavga vesilesi olmaz. Aslolan yemektir, isteyen istediğini yer.

 

Peki, “insan” ortak noktasında birleşemeyecek miyiz? Zor bir soru sorduğumun farkındayım. Bunun için, insan olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor.

 

İnsan nasıl olunur? Yaratılış gerçeğiyle yüzleşerek. Baklavayı yapmak için un, şeker, yağ gibi maddeler gerekiyor. Bunlar tek başına baklava değil, ama bunlar olmadan da baklava olmuyor.

 

İçimizdeki, yani fıtratımızdaki yönelişleri, bir ustanın eli ile hayata akıtarak insan olma özelliğini kazanıyoruz. Duygu ve düşüncelerimizin yontularak davranış haline gelmesiyle insan oluyoruz.

 

İnsan mükemmel bir sanat eseridir; çünkü bütün sanatlar onun eliyle icra olunuyor.

 

Hayat, farklı rollerdeki kişilerin, rollerini icra edebildikleri ortak sahnedir. Yönetmen, oyun bitene kadar herkese ayrı ayrı roller biçer; oyun bittikten sonra oyuncular, sahnede kol kola seyircileri selamlarlar. Alkış herkesedir.

 

Ne var ki, hayatı tiyatrodan ayıran şey, onun tekrarının olmamasıdır. Hayatımızın bir saniyesinin bile tekrarı yoktur. Bu, müthiş bir gerçektir, bu gerçek iyice içe oturmadan sahneye çıkmamak lazımdır.

 

Tiyatroda roller ezberlenir ve ne yapılacağı bilinir. Hayat bir tuluat gibidir; önceden roller bilinmediği için ezberlenmez, doğaçlama yapılır. Kimileri doğaçlamada daha başarılıdır.

 

Tiyatronun hayata en çok benzer tarafı, kapanan perdesidir; tıpkı ölümle kapanan hayat perdesi gibi.

 

Okuduğunuz bir eseri bitirdiğiniz zaman, içinizde hala devam ediyorsa, o sanat eseridir. Yaşanan hayat, öldükten sonra da ahenkli bir biçimde devam ediyorsa, o, sanatlı yaşanmış bir hayattır. Cennet, sanatlı yaşanmış hayatların durağı, cehennem ise, alelade yaşayışların mekânıdır.

 

Sanat, eşyanın ruhtaki iz düşümü, bu iz düşümün zihin kalıbıyla dışa vurumudur. Sanat, ruhun eşyaya aksetmiş dilidir. Sanat, eşyanın ruhsallaşması ve sonsuz yolculuğa çıkışının biletidir. Sanat, varlıkta yakalanan sonsuz duruştur.

 

Ruhun sonsuz örsünde şekil almayan esere sanat eseri denebilir mi? İnsan, Yaratıcı'nın mutlak örsünde şekil aldığı için mükemmel bir sanat eseridir.

 

Hayat herkesin ortak malıdır; siz ondan konuşuyorsanız kimse size kayıtsız kalamaz. Sanat, bu herkesin ortak malına kendi özgün anlayışını işleme sürecidir. Her sanat özgün olmak zorundadır, çünkü tekrarı yoktur. O, taklit etmez ve taklitten nefret eder. Sanatın taklitten nefret ettiği kadar hiçbir şey, hiçbir şeyden nefret etmez.

 

Sanat özgün olduğu için de aynı zamanda çeşitliliktir, zenginliktir. Çeşitliliği kavga unsuru olarak görenler zavallıdır. Hayatı okuyamayan, sanattan anlamayanlardır; bu nedenle yalnızdırlar; çünkü sanat çoğalmaktır.

 

Her anını farklı ve özgün yaşayamayan insan ne kadar basittir! Bu basitliği yok etmek için uğraş vermenin adı da erdemdir. Bunun için sanat erdemli insanların işidir.

 

Hayatı sanatlı yaşamanın adı ibadettir. İbadetsiz bir hayat, tekdüze bir hayattır; çünkü ibadet, Yaratan'la her an farklı buluşmalar ve farklı yapılanmalar gerçekleştirmektir. Sanatı içselleştirenler her anlarını farklı yaşarlar; çünkü onların “an”larının tekrarı yoktur. Sanatçı, sonsuzluğu an içinde tadan ve tattıran insandır. Sonsuza kapı aralamayan eser de sanat eseri değildir.

 

Sanat, varlıkta Yaratıcı'nın izini sürmektir.

 

Sanat, kendi yeteneğine anne olmaktır. Yeteneğini doğurmamış insanlar neyi, nasıl sevsinler? Oysa sanat, sevgiyle ve tecessüsle başlar. Yeteneği dölleyen de tecessüstür. Tecessüs, sanatın babasıdır. Sevgi olmadan da iz sürülemez ve heyecan duyulamaz. Sanatçının kalbi, varlık âleminde yüzden aşağı çarpmamalıdır; çünkü o, sanatıyla eşyanın hakikatine yaklaştıkça nabzı heyecandan hızla atan insandır.

 

Sanat özgün (orijinal)dür dedik; ölüm kadar orijinal bir eser var mıdır? Çünkü onun asla taklidi yoktur. Öyleyse ölüm, müthiş bir sanattır ki, hayatımıza sonsuzluğun mührünü vuruyor. Ölümün taklidi yoktur, taklitlerinden sakınmak gerekmez. Taklitle yaşanmış bir hayata ölüm orijinal mührünü vurmaz, sıradan yaşanmış hayat yığınlarının içine atar.

 

Sanat, hayata bir tebessümdür ve hayatı tebessüme çeviren bir eylemdir. Hayatı sanatlı yaşayanlara ölüm güler yüzle gelecektir. Artık ölümün adı tebessümdür.

 

Sanat, ölümü munisleştirmek, yoldaş, arkadaş, dost edinmenin bir başka adıdır. Sanat, sonsuzluk binitidir. Kimde sonsuzluk duygusu yoksa o, sanatkâr değildir.

 

Ve bize sunulan hayat müthiş bir malzemedir; herkes bu malzemeyi sanata dönüştürüp dönüştüremediğinden sorulacaktır.

 

İnsan olmak demek, sanatlı yaşamak demektir; çünkü insan, varlığın gözbebeğidir.

 

D. Ali Taşçı - Haber 7

 

dalitasci@hotmail.com

 

Islam ülkelerindeki şiddet katliam ve kaos tam hızıyle devam ediyor.

 

23.08.13

 

Ak ve Kara

 

 

Islam ülkelerindeki şiddet katliam ve kaos tam hızıyle devam ediyor.

Anlaşılan bu başımıza gelenler bir plan çerçevesi içinde vakti ve saati geldiği zaman içra edilmektedir islam coğrafyasında.

 

Onlara göre aşırı ve karşı tepkilere görede hiç ummadık yerlerde olaylar çıkarıp hemen B planını devreye sokuyorlar.

 

Dikkatleri oraya çekiyorlar yada biz hertarafta varız havasını yayarak dünyanın önündede insancıl tavır takınarak güya herkesi ılımlı ve itidallı olmaya davet ediyorlar.

Bu son 20 30 yıldır biraz kendine gelerek kıpırdama gösteren islam ülkelerinde. oynadıkları oyunlarda ve akabinde defalarca müşade etmiş olduk,

iletişim araçlarının gelişmesiyle de bu oyunlar çok çabuk açığa çıkmaktadır

yüzlerindeki maskeler daha çabuk düşmektedir.

içimizdeki müslüman görünüp halkın tüm değerlerine düşman olan batının piyonluğunu üstlenerek kendi halkını sömüren ve sömürttüren bu sülüklerin tahtları sallandıkca katliammın dozunu artırıyorlar.

 

Atalarımız domuzdan post gavurdan da dost olmaz demişler.Bizim ilk işimiz içimizdeki domuzları tespit etmektir ve temizlemektir.

islam ülkelerine sistem empoze eden batı aslında irtibatı devam ederek silah ve mal satarak hem kontrolu elinde tutuyor hemde ülkelerimizdeki islami yükselişi engellemeye çalışıyorlar batıdaki ekonomik çöküntü bunların barbarlıklarınıda o nisbette artırmaktadır kabakda tabiki müslümanların başına patlıyor, ama mızrak çuvala sığmaz oldu deniz bitti sonlarını görmeye başladılar elhamdulillah.

 

Başbakanımız sayın Erdoğan Türkiye olarak bu katliamlara karşı çıkan ve açilen bir şeylerin yapılmasını isteyenlerle gerek ülkeler bazında gerekse de islam ülkelerinde öne çıkan alim ve liderleri toplayarak bir durum değerlendirmesi yaparak yol haritası çıkarmalıdır.

ve hiç bir sınır tanımadan bu katliamların gerçekleştiği ülkelere müdahele etmelidir. önde görünen BM NATO AB ABD gibi ülke ve kuruluşların niyetlerini daha ne kadar test edeceğiz ak ve kara daha ortaya çıkmadımı.

islam ülkeleri olarak bildiğimiz ülkeleri ve yöneticilerinin bu olaylardan sonra bizimle aynı duygu düşüncede olmadıkları ayan beyan ortaya çıkmıştır kimisi müslümanlar öldükçe ellerini oğuşturuyor kimiside katliamın devamı için kesenin ağzını açmaktadır ne yazıkki

Bu böyle gitmeyeçek er veya geç inanalar galip geleçektir bu Rabbimizin müslümanlara vaadidir biz inaçlarımızı kontrol edelim.

 

Rabbimden mısır suriye ve tüm diğer islam ülkelerindeki şehitlrimize rahmet yaralılara açil şifalar geride kalanlara da sabrı cemil dilerim dualarımız o kardeşlerimizle.

 

Vassalam

 

Yaşar Özdemir